PUAN TUR HAC VE UMRE ORGANİZASYONU
HİZMETİN TUTKUYA DÖNÜŞTÜĞÜ YER



KÂBE'YE YAKIN OTELLERDE KALMAK VE UYGUN FİYATA HAC VE UMREYE GİTMEK İÇİN;

PUAN TUR MUSTAFA KARMIŞ FARKIYLA HAC VE UMRE YAPMAK İÇİN;
DÜNYA'NIN HER YERİNDEN BİZİ ARAYIP KAYIT YAPTIRABİLİRSİNİZ!

 
KASIM AYINDA UMRE TURLARIMIZ TEKRAR BAŞLAYACAKTIR... İLGİNİZE TEŞEKKÜR EDERİZ...
   
 
  HAC VE UMRE'NiN RUHANiYETi
HAC ve UMRE'NİN RUHÂNİYETİ
İslâm'ın beş temel esasından biri olan hac, ilk peygamber Âdem -aleyhisselâm-'dan âhırzaman nebîsi Muhammed Mustafa -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e kadar yanık gönül terennümleri ve çeşitli ulvî hâtırâlarla dolu ulvî bir ibâdettir. Bu ibadet esnasında gönüller kemâle ermekte ve âdeta mahşerin bir benzerini bu âlemde yaşanmaktadır.

Hac, Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-'ın tevekkül ve teslîmiyyetinden hisse alabilmek, içimizdeki "nefs" denilen düşmanı ve dışımızdaki "şeytanî temâyülleri" taşlayabilmek, sınıf farklılığından sıyrılıp "kefen iklîmi"ne girerek Rabbe ilticâ edebilmek, kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermek, müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek, bir îmân kardeşliği teessüs etmektir.

Gerçek hac, Allâh'ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, afv ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îmân, vecd ve aşk heyecânı içinde kaynaştığı ihtişamlı, mübârek bir ibâdettir.

Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem'den bu yana îmânlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve bulurlar. Müstesnâ bir feyiz kaynağı olan bu mukaddes topraklar, mübârek peygamberlerin yüce hâtırâları ile doludur. Bu ve benzeri pek çok sebep, mü'min gönülleri o mübarek mekânların hasretiyle tutuşturmuştur. Nice aşk kafileleri kâh:
Görmez oldum ırak ile yakını
Güzel kâbetullah varayım sana!
terennümleri ile inlemiş, kâh:
Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn'e
Selamımı arzeyle Rasulü's Sekaleyn'e!..

"Ey saba rüzgarı! Eğer yolun Mekke ve Medine'ye uğrarsa, oralara bilhassa ins ü cinin Peygamberi olan Muhammed Mustafa'ya benden selat ü selamlar götür!" ifadeleriyle o mübârek beldelere ve Âlemlerin Efendisi'ne selâm göndermişlerdir.

Bu muhabbet tezâhürleri gönüllerde öyle derinleşmiştir ki, kudsî topraklara gidenlerin duâ ve selâmlarla uğurlanmaları, âdetâ bir gelenek hâline gelmiştir. Hacca gidenlerin kulaklarına fısıltı hâlinde söylenen aşk ve muhabbet dolu taleplerini şâir şöyle dile getirir:

Geçtiğiniz yollara,
Bizden selâm götürün!
Hak dost diyen kullara,
Bizden selâm götürün!..

Varın haccı îfâya,
Erin sonsuz safâya,
Muhammed Mustafâ'ya
Bizden selâm götürün!..

 
Mekke ile Medîne,
İki eşsiz hazîne,
Cihâr yâr-i güzîne,
Bizden selâm götürün!
Lebbeyk deyip boyuna,
Koşun zemzem suyuna,
Benî Hâşim soyuna,
Bizden selâm götürün!
Girersiniz ihrâma,
El sürmeden harâma.
Sahâbe-i kirâma,
Bizden selâm götürün!..
Yalvarıp Rabbimize,
Duâlar edin bize,
Muazzam Kâbemize
Bizden selâm götürün!
Girenler aşk bağına,
Düşmez gaflet ağına,
O güzel Nûr Dağı'na,
Bizden selâm götürün!..
Girip kalb-i Hatîm'e,
Secde edin Rahîm'e.
Makâm-ı İbrâhim'e,
Bizden selâm götürün!..
Hakk'tan gelen berâta,
Açılan her kanata.
Mina'ya, Arafat'a
Bizden selâm götürün!..
Cennetü'l-Bâkî'mize,
Gülşen-i pâkimize,
Yüce ferah-nâkimize
Bizden selâm götürün!..

 

Ancak madden ve mânen o mübârek topraklara koşuş, sadece oradaki kum çöllerini görmek için değildir. Oralara yöneliş, İbrâhim -aleyhisselâm-'ın makâmını, İsmâil -aleyhisselâm- ve evlâdının vatanını ziyâret içindir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in doğup büyüdüğü, İslâm'ı teblîğ ettiği toprakları görmek, O yüce Varlık Nûru'nun teneffüs ettiği havayı ciğerlerimize ve gönüllerimize doldurmak gâyesiyledir. Bir Hakk dostu şâir ne güzel söyler:

"Baştan aşağıya nereye göz gezdirsem, sayısız mûcize, kalbin eteğine yapışıp: "İşte yer burası!" der."

Dolayısıyla o mukaddes mekânlarda gözlerindeki perdeleri çekerek gönül gözleriyle etrafa bakanların îmân deryâları coşar, aşk ve muhabbet-i ilâhî gönül damarlarında harekete geçer. Nereye baksalar, oradan yüce bir vecd ve istiğrâk kendilerini kaplar; böylece gözleri yaşarır, dilleri dâimâ tesbih ve tehlîl ile meşgul olur. O mübârek beldedeki bütün vakitlerini üstün bir edeb ve hürmet hâli içinde geçirir. Bu da, âyette buyurulan:
"Her kim Allâh'ın nişânelerine hürmet gösterirse, (bilsin ki) hiç şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır." (el-Hac, 32) sırrından alınan yüce bir ilâhî nasîbdir.

Bu âyette zikredilen Allah'ın nişâneleri veya şeâiri; O'nun (c.c.) kendisine ibadete vesile olmak üzere haklarında saygı göstermeye ve kulluk vazifelerinin bunlar vesilesiyle yapmaya davet ettiği eserlerdir. Bunlara gösterilecek saygı da, kusur da Allah'a karşı yapılmış sayılır.

Bu bakımdan hac, sırf maddî bir ibâdet değildir. O, maddî tarafı kadar mânevî tarafı da son derece mühim olan bir ibâdettir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından "hacc-ı mebrûr" yâni baştan başa iyilik ve güzellikten ibâret bir haccın dile getirilmesi bunu ifade eder. Bu yönüyle hac, tevbe, inâbe, duâ ve istiğfâr ile gönüllerin rahmet, bereket ve fazîletlere nâil olmasıdır. Hayatın sâlih amellerle süslenmesidir. Hacdan sonra da bu hâlin devamı için Cenâb-ı Hakk'a söz verilmesidir.

Hazret-i İbrahim'in şu duâsı ne güzeldir:
"Ey Rabbimiz! İkimizi (oğlum İsmail'i ve beni) sana teslîm olanlardan eyle! Neslimizden de sana teslîm olanlardan bir ümmet yetiştir! Bize ibâdet yollarımızı göster; tevbemizi kabul buyur! Sen tevbeleri dâimâ kabul eden, merhametli olansın!" (el-Bakara, 128)

* * *

Velhâsıl hac farîzası, ferdi, dînin kemâline yönlendiren çok kapsamlı bir ibâdettir. Hac, insan rûhunun âhengini, iklîmini ve rengini bulduğu, aslî hüviyetini kazandığı, mânevî feyz yağmurlarıyla temizlenip arındığı ve hakîkatine erdiği rûhâniyet tezâhürleriyle dolu bir ibâdettir.

Diğer mânâda hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî kasırgalardan kurtulmağa çalışmaktır.
Hac menâsiki, insanı kalbî hayâta yönlendirir. Çünkü bu nâzik ibâdet, av avlamamak, yeşil bir dal koparmamak, Allâh'ın mahlûkâtını incitmemek gibi şefkat, merhamet ve muhabbet tezâhürleriyle doludur.

İhramda bir ot bile sökülmeyecek, kesilmeyecek, bir kıl koparılmayacak, bir mahlûkat avlanmayacaktır... Refes yok, fısk yok, cidâl yok... Yani her türlü günah, kırıcı bir söz, kavga, bağırıp çağırma bile terkedilecek. Yalnız yaradanından dolayı yaradılanlara sevgi ve nezâket var. Bilhassa gönül kırmamak zarûreti var.

Hattâ Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, bir müslümanı incitmemek endîşesiyle kalabalık durumlarda Hacer-i Esved'i öpmekten imtinâ etmiştir.

Çünkü yapılan ameller, niyetlerle ortaya çıkar. İhrâm da haccın niyetidir. İhrâma giren kimse, diğer zamanlardaki normal yaşayışını bırakır, özel bir hâle bürünür. İhrâmdaki örtü şekli, kulu tefekkür-i mevt (ölümü düşünme) iklimine götürür. Âlemlerin Rabbi olan Allâh'ın huzuruna çıkışı düşündürür.

Bütün bu güzellikleriyle hac, kulu ahsen-i takvîme (en güzel yaratılışa) yücelten bir ibâdettir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

"Hac ve umre, kuyumcunun kezzabının altın ve gümüşü temizlediği gibi günahları temizler." (Nesâî, Tirmizî)
"Allâh yolunda haccı edâ eden kimse, hevâ ve hevesine kapılmazsa, günâh işlemezse, anasından yeni doğmuş gibi günâhsız olur."
(Ebû Dâvûd dışındaki bütün sahîh hadis kitapları)

* * *

Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar ise, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir.

Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlardan Arafât, bir afv ve ilticâ makâmıdır.

Arafât, kabirlerden kıyâmet sabâhına kalkışı ve grup grup mahşer meydanında toplanışı hatırlatır. Bütün kullar, Allâh'ın huzûrunda âciz, muhtaç ve hüzünlü bir şekilde afv beklerler. Aynı zamanda bu afv, Hazret-i Âdem ile Havvâ vâlidemizin Arafât Vâdisi'nde buluşup ağlaşarak istiğfâr etmelerinin bir sembolüdür. Öyle ki, ihsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, onların duâlarını kabûl etmenin yanında, bir de onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatta oraya gelip afv taleb edecek olanların hepsini de afvetmek va'd ve lutfunda bulunmuştur.

Bu buluşmadan sonra Âdem -aleyhisselâm-'la Havvâ vâlidemiz, Allâh'ın emriyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da, yerleşim bölgelerinin anası mânâsına "Ümmü'l-Kurâ"dır. Zîrâ Mekke; vatan, renk, kılık-kıyâfet v.s. mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün inananların tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, teb'a hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri feyz ü bereket ve rahmetle dolduran peygamberler bucağıdır. Günümüz İslâm âleminin bütün sancılarına rağmen o mübârek mekânlarda hac ve umrelerde oluşturulan birlik, kardeşlik ve muhabbet zirveleri, dünyâ milletlerinin hâlâ sadece hayallerini süslemektedir. Bu milletler, kurdukları milletlerarası teşekküllerle dâimâ böyle bir seviyeye ulaşabilmenin hasretiyle yaşamakta ve bu hususta tam bir başarı elde edememektedirler. Zîrâ onların doyum noktasını da aşan maddî refahlarına mukâbil mânevî çöküntüleri sebebiyle kâh içlerinde, kâh dışlarında sayısız ayrılık, kin, düşmanlık, zulüm, haksızlık, imtiyaz ve eşitsizlik rüzgârları eksik olmamaktadır.

Müzdelife, Kur'ân-ı Kerîm'de işâret edilen "el-Meş'aru'l-Harâm"ın rûhâniyetiyle rahmet tezâhürlerinin dolu olduğu bir mekândır. Kalbleri, Rabb'in azamet, kudret, muazzam saltanat ve ilâhî tecellîleri ile yoğurup dünyâ ve âhıreti arkaya atma yeridir.

Minâ, Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl'in şeytana karşı muzaffer oldukları bir teslîmiyyet ve tevekkül mekânıdır.

Bilindiği üzere Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm-'ı Mekke'ye bıraktıktan sonra, Sâre vâlidemizin yanına dönmüştü. Arada bir, onların yanına uğruyordu. Bir seferinde Mekke'de bir rü'yâ gördü. Rü'yâsında, âyette buyurulduğu gibi İsmâîl -aleyhisselâm-'ı kurban ediyordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-, rü'yâ şeytânî mi, Rabbânî mi diye şüphelendi. Ancak aynı rü'yâ üç gün devam etti. Bu günler, hacc mevsiminin tevriye, arefe ve bayramın birinci günü idi.

Bir rivâyette İbrâhîm -aleyhisselâm-:

"-Allâh, bana bir oğul verirse, onu kurban edeceğim!" demişti. İşte bu sözü sebebiyle imtihâna tâbî tutulmuştu.
İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbinden gelen ilâhî emir üzerine Hacer vâlidemize, oğlu İsmâîl'i yıkamasını ve güzel kokular sürmesini; O'nu bir dostuna götüreceğini söyledi. Hazret-i İsmâîl'e de yanına bir ip ve bıçak almasını tenbih etti ve:
"-Oğlum, Allâh rızâsı için kurban keseceğim!" dedi.

Arafatta hacıların vakfeye durduğu yere doğru yol almaya başladılar. Bu sırada şeytan, insan kılığında Hacer vâlidemizin yanına geldi ve O'na:

"-İbrâhîm, oğlunu nereye götürüyor biliyor musun?" dedi.

O da:
"-Dostuna götürüyor." cevâbını verdi.

Şeytan:
"-Hayır, kesmeye götürüyor.." dedi.

Hacer vâlidemiz:
"-O oğlunu çok sever!" diye mukâbele etti.

Şeytan devamla:
"-Allâh emrettiği için boğazlayacakmış!" deyince Hacer vâlidemiz:

"-Eğer Allâh -celle celâlühû- emretti ise güzel bir şeydir. Tevekkül ederiz." dedi.

Şeytan, Hacer vâlidemizi aldatamayınca İsmâîl -aleyhisselâm-'ın yanına gitti. Bu sefer de O'na sordu:
"-Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?"

İsmâîl -aleyhisselâm-:
"-Rabbinin emrini îfâya.." dedi.

Şeytan:
"-Biliyorsun ki, seni kesmeye götürüyor!" diyerek vesvese vermeye çalıştı.

Bunun üzerine Hazret-i İsmâîl:
"-Defol mel'ûn! Biz, Rabbimizin emrini seve seve yerine getiririz!" şeklinde mukâbele ile şeytanı kovdu. Onu taşladı.

Şeytan İsmâîl -aleyhisselâm-'ı da kandıramamıştı. Bu sefer İbrâhîm -aleyhisselâm-'a döndü:
"-Ey ihtiyar! Oğlunu nereye götürüyorsun? Şeytan seni rü'yâda kandırmış! O rü'yâlar şeytânîdir." dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:
"-Sen şeytansın! Hemen yanımızdan uzaklaş!" dedi.

Eline yedişer tane taş aldı ve şeytanı üç ayrı yerde taşladı.
İşte hacda kıyâmete dek rükün olarak devâm edecek olan şeytan taşlama, bu şekilde başladı. Bu hâl onların tevekkül ve teslîmiyetlerinin bir nişânesi olarak ümmete nümûne oldu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-'la birlikte Mina'dan Arafat'a doğru giderlerken semâdaki melekler oldukça heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:
"Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeğe götürüyor!" dediler.
İbrâhîm -aleyhisselâm- oğlu Hazret-i İsmâîl'e bu işin hakîkatini anlattı:
"-Ey oğlum, rü'yâmda seni kurban etmekle emrolundum." dedi.

İsmâîl -aleyhisselâm-:
"-Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?" diye sordu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:
"-Evet!" dedi.

Bunun üzerine İsmâîl -aleyhisselâm-:
"-Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!" dedi.

Canını fedâ etmeye hazır olduğunu bildirdi. O sırada İsmâîl -aleyhisselâm-, henüz yedi veya onüç yaşlarındaydı.

Rivâyete göre Cebrail -aleyhisselâm-'ın heyecanlandığı ve yetişmekte sıkıntı çektiği üç yerden biri, İbrahim -aleyhisselâm-'ın Hz. İsmail'i kurban etmek üzere bıçağı boğazına dayadığı ân oldu. O an Cebrâîl -aleyhisselâm- bıçağı köreltti. Hakk katından teslîmiyetleri dolayısıyla ilâhî bir lutuf olarak kendilerine cennetten getirdiği koçun kurbân edileceğini bildirdi. Böylece içli tekbîrler arasında o koçu kurban ettiler.

Bu itibarla kurban kesmekten asıl maksat, bu hâdiseleri hatırlayıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması ve Allâh'a teslîmiyet ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, buyurur:

"(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh'a ulaşır. Allâh'a ulaşan, ancak takvânızdır..." (el-Hac, 37)

Diğer taraftan hacda kurban kesildikten sonra saçların traş edilmesinin de ayrı bir hikmeti vardır. İslâm'dan evvel bir kimse kölesini âzâd ettiğinde onun saçlarını ustura ile traş ederdi. Bu da, köleliğin bir işareti olarak yapılırdı. Hacdaki traş ile de, hacılar, Cenâb-ı Hakk'ın dâimî köleliğini ve kulluğunu kabul ve itiraf etmiş olurlar. Yâni bu traş, bir mânâda kendimizi Allâh'a adayışın ve onun teslimiyetli bir kulu olduğumuzun tescili mâhiyetinde bir bağlılık ifâdesidir.

Safâ ve Merve tepeleri, bugünkü zemzem kuyusunun bulunduğu noktada susuzluktan bunalmış olan İsmâîl -aleyhisselâm-'ın vâlidesi Hazret-i Hacer'in telaş ve heyecan içerisinde su bulmak maksadıyla gidip geldiği iki mübârek tepedir ki, bize o beşerî acziyyet ile Cenâb-ı Hakk'a ilticâyı hatırlatmak için hac menâsikinde "sa'y" adıyla yerini almış bir rükündür. Safâ tepesi, kalb safâsını bulandıracak şeylerin kalbe sokulmamasını ihtâr eder.

Kâbe, Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân' da "Secde et ve yaklaş!" (el-Alak, 19) buyruğu ile ikâmesini emrettiği namaz ibâdetinin istikâmet hedefidir. Aynı zamanda bütün müslümanların müştereken teveccüh ettiği nokta; yâni İslâm dünyâsının nabzının attığı yerdir. İnsandaki tecellî-i ilâhînin nazargâhı kalb; kâinâttakinin ise Kâbe'dir. Yâni Kâbe, bir mânâda insan vücûdundaki kalb mesâbesindedir. Bu sebeble hac, kalbin incelikleriyle (rikkatiyle) ile îfâ edilecek hassâs bir ibâdettir. Orada, Allâh'a verdiği sözü yerine getiren Halîlullâh'ın makâmı vardır. Cenâb-ı Hakk, öncekileri de sonrakileri de onun ayak izine basarak yürümekle ve onun makâmının arkasında tavâf namazı kılmakla vazîfelendirmiştir.

Kâbe'deki "hacer-i esved" de, selâmlanıp öpülen ve Allâh'a bey'at ile kulluk sözünün verildiği mübârek taştır. Onu selâmlamak, aynı zamanda bütün nefsânî temâyüller ve şeytânî yönelişlerden el çekmeye söz vermektir.

Hacer-i Esved, tavafın başlangıç ve bitişinin tayinine vesiledir. Kâbe'nin bugüne kadar hemen her taşı değişmiştir. Fakat hacer-i esved, hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Onu nice mübârek dudaklar öpmüş, nice mübârek eller ona dokunmuştur. Böylece o, sıradan bir taş iken sahip olduğu yüce hâl ile gönüllerimizde bambaşka bir tesir ve sevgi goncası olmuştur. Bu gerçeği Hazret-i Ömer, onu öperken şöyle dile getirir:

"-Ey kara taş! Ben senin bir taş olduğunu biliyorum. Senden ne fayda, ne de zarar gelebilir. Seni öpmemin sebebi, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in seni öptüğünü gözlerimle görmüş olmamdır." (Müslim, Tirmizî)
Beytullâh olarak tavsîf edilen Kâbe'nin, Âdem -aleyhisselâm-'dan itibaren mukaddes bir mâbed olduğu ve gücü yetenler için onu haccetmenin farziyyeti, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

"Şüphesiz, insanlar için (yeryüzünde) kurulan ilk mâbed Mekke'deki (Kâbe)'dir. Orası ilâhî feyz ü bereketlerle cihânları aydınlatan, îmân ve hidâyet nûrları ile doludur."

"Orada ibret alınacak alâmetler vardır; (aynı zamanda) Hazret-i İbrâhîm'in makâmı (oradadır). Kim oraya girerse, Hakk'ın gölgesinde emîn bir kişi olur. Oranın yoluna gücü yetenlere, (Allâh rızâsı için) "Beytullâh"ı haccetmesi, Allâh'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır (farzdır). İnkâr edenler de bilsinler ki, Allâh bütün âlemlerden müstağnîdir." (Âl-i İmrân, 96-97)

Âyet-i kerîmenin sırrını iyi anlayıp hac ibâdetine karşı gevşeklik ve lâkaydîlikten şiddetle kaçınmalıdır. Aksi halde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ihtârı müthiş ve korkutucudur:

"Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına mâlik olup da Beytullâh'a gitmek mümkün iken haccettmezse, onun yahûdî veya hıristiyan olarak ölmesine hiçbir mânî yoktur!"

Bu ihtâr-ı peygamberî, haccetmenin bütün şartlarına hâiz olup da gafletleri sebebiyle ihmâl edenlere azâb-ı ilâhîyi hatırlatmaktadır.
Çünkü bu ibâdeti ihmâl durumu, onu küçümseme mânâsı taşımaktadır.
Hac, ömürde bir defadır diye te'hîr etmek, çok yanlış olur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Haccedecek kimse, acele etmelidir!"

Beytullâh, İbrâhîm -aleyhisselâm- ve âilesinin tevekkül ve teslîmiyyet hâtırâları ile dolu bir mekândır.

Tevekkül, teslîmiyyet ve hac kelîmeleri zikredilince, hatıra İbrâhîm -aleyhisselâm- ve İsmâîl -aleyhisselâm- gelir. Zîrâ hac, onların ihlâsları neticesinde kıyâmete kadar tekrarlanacak bir amel-i sâlihdir.

İbrâhîm -aleyhisselâm-'ın kalbinde Allâh'dan başka hiçbir şeye yer yoktu. Fakat melekler:
"-Yâ Rabbî! İbrâhîm'in cânı, evlâdı ve malı var! Nasıl sana "Halîl" (dost) olabilir?!." demişlerdi.

Allâh Teâlâ da, üç yerde O'nun itirazsız teslîmiyetini meleklere göstermişti. Bu imtihânlar ve neticeleri, kıyâmete kadar ümmete misâl olacaktır.
İbrâhîm -aleyhisselâm-, ateşe atılacağı zaman melekler yardımına gelmişti. Ancak O:
"-Size ihtiyacım yok!. Ateşe, yanma gücünü kim vermiştir?" demiş ve: "Allâh ne güzel vekîldir!" diyerek Rabbisine sığınmıştı. O'nun bu teslîmiyyeti karşısında mükâfât olarak ateşe:

"Ey ateş! İbrâhîm'e serin ve selâmet ol!" buyurulmuştu.
Yine baba-oğul bir teslîmiyyet fezâsında biri kurban etmeye, diğeri kurban edilmeye giderken, Rabblerine olan bağlılıklarını bozmaya çalışan şeytanı müşterek olarak taşlamışlardı. Böylece onlar, teslîmiyetlerinin en son noktasında iken de ilâhî lutuf olarak cennetten kendilerine koç indirilmişti.

Menâsikü'l-haccın benzer hareketleri her hacı için emretmesi, bu hâdiseleri hatırlayıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması içindir.

İbrâhîm -aleyhisselâm-'ın malı da, Cebrâîl -aleyhisselâm-'ın üç defa zikri karşısında ehemmiyyetsiz hâle gelmiş:
"Al bunları götür!" demişti.

Çünkü gerçek kulluk, teslîmiyyettir. Allâh -celle celâlühû-, kulunun kendisinden başkasına râm olmamasını ister.
Teslîmiyyet, muhabbete dayalı bir itâat işidir. Bu itâat ve teslîmiyyet bereketiyle İbrâhîm -aleyhisselâm-'a, cânı, malı ve evlâdı, yüce Rabbinin yolunda hiçbir engel teşkîl edemedi. Çünkü İbrâhîm -aleyhisselâm-'ın dili kalbine tercümanlık yaparak dâimâ:
"Ben âlemlerin Rabbine teslîm oldum!.." (el-Bakara, 131) demekteydi.

Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-'ın tevekkül ve teslîmiyyetlerinin sembolü olan hac, beşerî sıfatlardan soyunup bir mağfiret iklîmine; teslîmiyyet ve tevekküle giriştir. Hac, muhabbet dolu bir kulluğun îfâsıdır. Hac, altta ve üstte birer havlu ile baş ve ayak açık, kulun bütün dünyevî rütbelerden soyunması, bir nevî kabirden kalkıp mahşer yerine gelmesi ve böylece Rabbine gönülden yalvarış hâli, tam bir teslîmiyyettir.

İşte bu hac ibâdeti de bize gösteriyor ki, günahların dökülüşü, ancak yalvarış, tevekkül ve teslîmiyyetten sonra yapılan bir ibâdet bereketiyle gerçekleşir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in vedâ haccı ve vedâ hutbesi, ümmetin kıyâmete kadar yapacağı haclara ne güzel bir nümûnedir!

Vedâ haccında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'den aynı zamanda bir muhabbet tevzîi yapılmıştır. Müslümanlar arasındaki hukûkun ana hatları, muhabbet ve merhamet harcıyla perçinleştirilmiştir.

Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmanın en tabiî neticelerinden biri, merhamet dolu engin bir gönle sâhip olmaktır. İbâdetlerin, bilhassa haccın hakîkatine böyle bir gönül ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- aşağıdaki şu hikâyesi ile ifâde eder:

"Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre îfâsı için Mekke'ye doğru sür'atle gidiyordu. Yolda gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise güneş gibi ışık saçan bir pîre rastladı."

"Pîr ona: "Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?" dedi."

"Bâyezîd de: "Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var." dedi."

"Pîr o kişiye dedi ki: -Ey kişi! O dünyâlığının bir miktârını Allah yolundaki muhtaçlara, garîblere, bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!.."

"Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allah'ın hâne-i birri, yâni ziyâreti İslâm'ın şartlarından biri olarak farz olan, bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir."

"Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim'in binâsıdır. Gönül ise, "Celîl" ve "Ekber" olan Allah'ın nazargâhıdır."

"Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe'sini tavaf et!. Topraktan yapılmış sandığın Kâbe'nin asıl mânâsı gönüldür."

"Cenâb-ı Hakk, görünen, bilinen sûret Kâbe'sini tavaf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe'si elde edesin diye sana farz kılmıştır."

"Şunu iyi bil ki, sen Allah'ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe'ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevâb, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez.."

"Şu hadîs-i kudsîye dikkat et: "Yerler ve gökler beni içine alamadı. Lâkin mü'min olan, temiz ve günâhlardan kurtulmuş kulumun gönlü beni kapladı.""

"Hac vakti olunca Kâbe'yi ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke'nin hakîkatini görmüş olursun!.."

"Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzûr ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti."

Kısaca bütün husûsiyetleriyle Kâbe, Arş-ı ilâhînin gölgesi, rahmet ve bereket kaynağıdır. Diğer bir ifadeyle Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiret sıfatlarının aksettiği mücellâ bir aynadır. Gönülleri aydınlatan bir güneş, yâni nûr menbaıdır.

Muhtelif memleketlerden farklı farklı lisanları olan, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe'nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler.

* * *

Kâbe'nin yapılışı, aşağı yukarı onbir defadır.
Birincisi melâike tarafından, ikincisi Âdem -aleyhisselâm-, üçüncüsü Şit -aleyhisselâm-, dördüncüsü İbrahim -aleyhisselâm-, beşincisi Amâlika kabilesi, altıncısı Cürhümîler, yedincisi Kusay, sekizincisi Kureyş, dokuzuncusu tabiînden Abdullah b. Zübeyr, onuncusu Haccâc-ı Zâlim, on birincisi IV. Murad tarafından yaptırılmıştır.

Osmanlı'nın o mübârek topraklara gösterdiği müstesnâ edeb tezâhürleri, bu tamir esnâsında da müşâhede edilmiştir.

Şöyle ki:
IV. Murad devrinde bir sel baskını olur ve Kâbe'nin iki tarafında çöküntü meydana gelir. Bunun üzerine derhal tamir için Mimarlarbaşı Rıdvan Ağa Mekke'ye gönderilir. Gerekli tesbitleri yapan mîmarbaşı, çöken yerleri ifade ederken Kâbe-i Muazzama hakkında "yıkılma ve çökme" gibi tâbirleri kullanmaktan hayâ eder ve şöyle bir ifâde kullanır:
"Kâbetullâh'ın falanca falanca kısımları semt-i sücûda varmıştır."

Ayrıca tamir esnasında da inşâ için lüzumlu malzemeleri taşıyan hayvanâtın o mübârek mekânları kirletmemesi için birtakım tedbirlerin alınması şeklinde gerçekleşen câlib-i dikkat edeb tezâhürleri sergilenmiştir.

Esasen Osmanlı'nın o kudsî beldelere edebi, tâ pâyitahtta başlar. Öyle ki, o zamanlar hac yolculuğunda Avrupa kıtasından Asya'ya geçişteki ilk yere "Harem" ismi verilmiş ve Harameyni'ş-Şerîfeyn'in mâneviyât ve edebine orada bürünülerek yola çıkılmıştır. Ve o yolda gaflet ifade eden hiçbir hareket tasvip edilmemiştir. Bu meyânda şâir Nâbî'nin 1678 yılında devlet adamları ile berâber çıktığı hac seferindeki hâtırası pek ibretlidir:

Nâbî, o yolculukta bir paşanın, ayağını gafleten Medîne-i Münevvere'ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan çok müteessir olarak meşhûr na'tini yazmaya başlar.
Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere'ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na'tin Mescid-i Nebî'nin minârelerinden okunduğunu duyar:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ'dır bu;

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ'dır bu!.
"Cenâb-ı Hakk'ın nazargâhı ve O'nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ'nın makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!.."

Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!.
"Ey Nâbî! Bu dergâha edeb kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervâne olduğu ve peygamberlerin (eşiğini) öptüğü mübârek bir makâmdır."

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:
"-Bu na'ti kimden ve nasıl öğrendiniz?" diye sorar.

Müezzin:
"-Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- rüyâmızda bize;
"-Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minârelerinden kendi na'ti ile karşılayın!." buyurdu.

Biz de bu emr-i nebevîyi yerine getirdik..." der.
Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şöyle der:
"-Demek ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bana "ümmetim" dedi!

Demek ki, iki cihan güneşi beni ümmetliğe kabûl buyurdu!.."
İşte hac ibâdetinde en mühim husus, bu yüksek duygularla o topraklara giderek Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i ziyâret ve Beytullâh'ı tavâf etmektir.

* * *

Senede bir olan ve muayyen günlerde îfâ edilen Arafâtlı haccdan başka, bir de her zaman yapılması mümkün olan "umre" ibâdeti vardır ki, buna "küçük hac" tâbir olunur.

Umre'de Arafât yoktur. Sadece Kâbe'yi tavâf ve Safâ-Merve arasında sa'y vardır. Umre, Ramazan-ı Şerîf'de îfâ edilirse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından bir hac sevâbının müjdesi verilmektedir.

* * *

Medîne'de ziyâret ettiğimiz Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in makâmı ise, kalbin, ilâhî muhabbet nakışlarıyla zînetlenip ulviyyet kazandığı bir mekândır. Zîrâ Cenâb-ı Hakk'ın "habîbim" hıtâbına yalnız O mazhar olmuştur.

İmâm Mâlik Hazretleri'ne göre, Kabr-i Şerîf'in bulunduğu yer, Kâbe'den bile daha kudsîdir. Çünkü bütün kâinât, O'nun için halkolunmuş ve O'na ithâf edilmiştir.
Bu sebepledir ki, İslâm târihinin sahâbe devrinden sonra en ihtişâmlı safahâtını teşkîl eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir. Peygamber -aleyhi's-salâtü ve's-selâm-'a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmenin yanında, ihtirâm ile elini kalbine koymak, O'nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısrâları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtirâm tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişâhlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuştur. Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.

Ayrıca Mescid-i Nebevî'nin ta'mîrinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar'ın bu ta'mîr esnâsında çekiçlerine keçe bağlayarak rûhâniyet-i Rasûlullâh'ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiş birer edeb ve ihtirâm nümûnesidir.

Yine Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere'ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medîne-i Münevvere'nin mânevî havasına hazırlayıp istihâreden sonra mânevî işâretle huzûr-i Rasûlullâh'a yaklaşırlar, ziyâretlerini îfâ ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifâ ve teberrük olarak Medîne-i Münevvere'nin mübârek toprağını götürürlerdi.

Osmanlı pâdişâhlarının zamanının portreleri demek olan minyatürlerinde sarıkların ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduğunu acabâ kim bilir? Bununla Harameyni'ş-Şerîfeyn'in süpürgecisi olduğunu telâkkî ederler ve Harameyn'in süpürgecilerinin maaşlarını, kendi servetleri içinden verirlerdi.

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'den muazzez bir hâtırâ olarak saç ve sakallarının mübârek tellerinin, câmî minberlerinde kırk bohça içinde saklanıp "sakal-ı şerîf" adı ile asırlardan beri ümmete bir bereket ve rahmet olması, ne büyük bir muhabbet ve ihtirâm nişânesidir.
Bunun için hac ibâdeti bitince, Medîne-i Münevvere'ye yönelmelidir. Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in nâş-i pâkini taşıyan o mübârek topraklara yüz sürerek, onun ulvî ve bereketli kokusundan nasîb almak lâzımdır. Hadîs-i şerîfde Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Beni vefâtımdan sonra ziyâret eden kimse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir!" buyurmuşlardır.

* * *

Bu duygular içerisinde Hac ve umre ibâdetlerini tamamlayan müslüman kardeşlerimizin memleketlerine bu mukaddes topraklardan götürecekleri şeyler hakkında şu ibretli sözlerle satırlarımıza son verelim. Pakistan'ın mânevî mîmârı Muhammed İkbâl, birgün Medîne'den dönen hacıları ziyâret ederek onlara bir müslüman gönlünü sergileyecek şu suâli sorar:

"-Medîne-i Münevvere'yi ziyâret ettiniz! Uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbîhler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayât veren Medîne'nin rûhânî hediyelerini getirdiniz mi? Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebûbekir'in sıdkı ve teslîmiyyeti; Hazret-i Ömer'in adâleti; Hazret-i Osman'ın hayâsı ve cömertliği; Hazret-i Alî'nin heyecan ve cihâdı var mı? Bugün binbir ızdırap içinde kıvranan İslâm dünyâsına gönlünüzden bir Asr-ı Seâdet heyecanı verebilecek misiniz?"

* * *

Cenâb-ı Hak, bizlere Harameyn'in rûhâniyetinden istifâde ederek yanık bir gönülle Allâh Rasûlü'nü ziyâret nasîb buyursun!
Rabbimiz, bizlere tevekkül ve teslîmiyyet içinde bir ömür bahşeylesin! Sığınağımız ve barınağımız yalnız kendisi olsun! Hisseden bir gönül ile haccetmeyi müyesser kılsın!..

                                        İslam, İman, İbadet-Erkam Yayınları
Puan Tour
 

"HİZMETİN TUTKUYA DÖNÜŞTÜGÜ YER"DEN
DUYURU

2016 YILI HAC KAYITLARIMIZ DEVAM EDİYOR...

2016 YILI HAC KAYITLARI İÇİN
puan tour


PUAN TOUR
SİZE BİZDEN DAHA YAKINI YOK.

CANLI YAYINDA KABE'Yİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN
 
Reklam
 
HAC VE UMRE
 

TÜRKİYE'NİN HER  YERİNDEN
HAC VE UMRE KAYITLARIMIZ DEVAM EDİYOR!!!

PUAN TUR
MUSTAFA KARMIŞ
ADRES:
Söğütlü Cami yanı, Hamidiye İş Hanı
kat 2 MALATYA

TEL & FAX:
0422 323 01 80

CEP TEL:

0533 170 19 44

MUSTAFA KARMIŞ
 
Anasayfa | 2013 Hac Umre Turları Fiyatları, 2013Hac Fiyatları, 2013 Hac Umre Fiyatları, 2013 Umre Organizasyonu, 2013 Umre Programları, 2013 Umre Ve Hac Umre Organizasyonları, puan tur, 5 Yıldızlı Lüks Umre Fiyatları, Diyanet, Ekonomik Umre, Hac, Hac Firmaları, Hac Organizasyonu, Hac Umre Fiyatları, Hac Umre Fiyatları Ve Turları, Hac Umre Organizasyonu, Hac Umre Şirketleri, Hacı, İndirimli Uçak Bileti, Karadan Umre, Karadan Umre Hac, Karayolu İle Hac, Kısa Umre, Ramazan Umre Programı, Ramazan Umre Ücreti, Ramazan Umresi, Thy Uçak Bileti, Ucuz Bilet, Ucuz Uçak Bileti, Ucuz Umre, Uçak Bileti, Uçak Bileti Rezervasyon, Uçak Bileti Satış, Umre, Umre 2013, Umre Firmaları, Umre Fiyatları, Umre Hac, Umre Hac Organizasyonu, Umre Hac Otelleri, Umre İnanç Turizmi, Umre Organizasyonu, Umre Programı, Umre Seyahati, Umre Turları, Umre Ücreti, Umre Ücretleri, Umre Ve Hac Umre Turu, Ümre, Yurtiçi Yurtdışı Turlar

 
Bugün 1 ziyaretçi (25 klik) burdaydı.
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
     © COPYRIGHT 2008 -2016 PUAN TUR HER HAKKI SAKLIDIR.                                                                   
TASARIM VE KODLAMA: MUHAMMED KARMIŞ

Anahtar Kelimeler:
meta:
Puan Tur, Mustafa Karmış, Puan Tour, Hac OrganizasyonlarıUmre Organizasyonları, Puan Tur Malatya, Hac ve Umre, Malatya Puan TurHac ve Umre Kayıtları, Mustafa Karmış, Puan Turizm, Malatya Hac, Malatya Umre
tag: Puan Tur, Mustafa Karmış, Puan Tour, Hac OrganizasyonlarıUmre Organizasyonları, Puan Tur Malatya, Hac ve Umre, Malatya Puan TurHac ve Umre Kayıtları, Mustafa Karmış, Puan Turizm, Malatya Hac, Malatya Umre
Etiketler: Puan Tur, Mustafa Karmış, Puan Tour, Hac OrganizasyonlarıUmre Organizasyonları, Puan Tur Malatya, Hac ve Umre, Malatya Puan TurHac ve Umre Kayıtları, Mustafa KarmışPuan TurizmMalatya Hac, Malatya Umre